|
|
Geçtiğimiz hafta iki günlük bir organizasyonda Türkiye’nin önde gelen sanayicilerini ve yöneticilerini bir arada dinleme imkânım oldu.
Cheesecake’lerin otomobillerin bagajında başladığı yolculuk, soğuk hava kamyonlarıyla Türkiye’ye yayıldı. 8 yılın sonunda büyük gıda devleri ortaklık için sırada
Bazı hikâyeleri dinler, masallara yeniden inanır, yarım bıraktıklarınıza, ya da vazgeçtiklerinize dört elle sarılırsınız. Ben de kafelerde tadıp bağımlısı olduğum keklerin peşine düşüp Açalya Öralay ve Naran Erten’e ulaştığımda masallara yeniden inandım. Biri Japon Dili ve Edebiyatı, diğeri Ekonomi okumuş iki kadın.
Geçtiğimiz hafta eski İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, İngiltere Ankara Büyükelçisi David Reddaway, Vodafone’un kurucularından Sir Julian Horn Smith, ekimde İstanbul’da ikincisi düzenlenecek “Tatlı Dil” forumunu tanıtmak üzere BloombergHT’ye geldiler.
Son dönemde Türk kamuyu ve piyasalarına en çok lanse edilmiş konuların belki de başında “Türkiye’nin CDS primlerinin ülke kredi derecesini (“Rating”) yansıtmadığı” görüşü geliyor. Bu görüşe büyük oranda katılıyorum. Katılamadığım kısım ise, “ülkenin tahvil ve bono piyasasındaki cazibesi ile derecelendirme kuruluşları tarafından verilen kredi notunun aynı parametrelere bağlı olduğu” savıdır. Aralarında bir yakınlık ilişki olduğu doğrudur; ancak bu zannedildiği kadar birebir değildir. Hatta şu da söylenebilir ki; kredi notu hesaplanırken zaten CDS ve tahvil bono piyasası verileri de temel alınıyor. Bir diğer fark ise, derecelendirme firmaları çok daha fazla niceliksel ve niteliksel veriyi analizlerinde kullandığından, belki de biraz gecikmeli değerlendirme yapmak durumunda kalıyorlar. Bu demek değildir ki; anlık piyasa gelişmelerini dikkate almıyorlar; aksine her bir gelişmeyi de anlık olarak modellerine dahil ediyorlar. Şu da unutulmamalı ki; Türkiye açısından belki de CDS ve benzeri piyasa verilerinin etkisi henüz kredi notu değiştirecek nitelikte olamamış. Son bir ilginç nokta da; Türkiye’nin kendi finans otoritelerinden olan Merkez Bankası ekonominin çok ısınma belirtileri gösterdiğini öne sürerek sıkılaştırıcı önlemleri gerekli görmüş kararlar almıştır. Acaba, bu ülkenin altyapısına bu büyümeyi kendimiz riskli görüp, önleyici tedbirler alırken; derecelendirme kurumları aman siz çok iyisiniz diye not mu yükseltecek? Hepsi bir yana; Mısır’da Mübarek’in istifasından sonra konuyu başarı noktasında dünya’ya anlatan ABD Başkanı Obama oldu, öte yandan…
Gelelim, CDS’in ne gösterdiğine. Her şeyden önce, önce ABD ardından global finansal kriz sürecinde avantajını artırmış bir ülke olduğunu görüyoruz. Krizin hemen öncesinde Türkiye’nin CDS risk primi (200 baz puan) örneğin Yunanistan, Portekiz, İrlanda olmak üzere AB ülkelerinin hepsinden oldukça yüksekti. Krizin ilk etkileri Türkiye’yi çok olumsuz etkilediği 2009 Şubat ayında Türkiye’nin CDS’i 500 puana tırmanırken, İrlanda ve diğer sorunlu AB ülkelerinde de hızlı risk yükselmeleri yaşanmıştı. Ama türkiye’nin risk algılaması yine hepsinden yüksekti. Global krizin etkilerinin azaldığı 2009 yılı sonlarından itibaren Türkiye önemli pozitif gelişme yaşar iken, diğer sayılan ülkeler, bırakın finansal krizi ekonomik krize girmeye başladılar. Türkiye’nin risk primi 150’nin altına gelmiş, İrlanda ve Portekiz 500’ün altına artık inemez iken, Yunanistan 1000 puanı dahi geçmiştir.
İster oyun deyin, ister ekonomik başarı; piyasacılar Türkiye’ye yönelik uzun vadeli bir beklentiyi satın almış durumdalar, öyle kolayca vazgeçmeyecekleri aşikar. İyi de Avrupa’ya ne oluyor? Gecelik faizler anlamında entegrasyon sağlamış olan AB ekonomileri, ne yazık ki, finansal entegrasyonu sağlayabilmiş değiller. Aynı Birlik üyesi devletlerin çıkardığı tahvillerin riskleri aşırı düzeyde farklı fiyatlanıyor.
Ne ilginç değil mi; üye olmak istediğimiz AB ekonomisi kötüye gittiğinde biz onlardan daha iyi performans göstermiş oluyoruz. Bizim dışımızda yeni devletleri türediği ve onların dahi üye kabul edildiği Avrupa’da, yeni AB genişlemesinin artık tek kapısı olan Edirne istemeyenlere rağmen bu sefer üyeliğe açılmaya aday görünüyor…
Oral Erdoğan gazete habertürk
Küçük ev aletleri pazarında son yıllarda yaşanan hareketliliği hepimiz izliyoruz. Mevcut markaların yeni ve yaratıcı ürün çıkarma çabaları bir yana, yeni markalar da katılıyor bu rekabete. Türkiye’nin en genç markalarından Homend’in Genel Müdürü Hakan Koçer ile markanın birinci yılında pazardaki son gelişmeleri konuşuyoruz. Bu yıl 51 ürünü olan markanın 2012 hedefinde 71 markaya çıkmak var. Homend’in gelecekteki pazarlarından biri de ısıtma ve soğutma ürünleri olacak.
Peki giderek değerlenen enerji? Küçük ev aleti üreticileri niçin bu konuda herhangi bir vaatte bulunmuyor. Buzdolaplarının 20 yıl öncesine göre yüzde 80 daha az enerji harcadığı bir zamanda tasarruflu ürünler geliştirmek sadece beyaz eşya üreticilerinin sorumluluğu mu?
Bilmeden Koçer’in en çok çalıştığı yerden sormuşuz meğer. Homend Alman standart kurumu TUV’e başvurarak Türkiye’nin ilk A enerji sınıfı küçük ev aleti belgesini almış. Şimdilik iki ütü için alınan bu belgeye başka ürünlerde de sahip olmak şirketin en önemli hedeflerinden biri. Koçer, “Enerji verimliliği, küçük ev aletlerinde üretici ve tüketicilerin önceliği değil. Bunda AB’de küçük ev aletleriyle ilgili regülasyonların tam oturmamasının etkisi var. Geliştirdiğimiz ürünlerle enerji verimliliği de sağlamayı iş edindik. Günde 24 saat çalışan A++ buzdolabının enerji tüketimi haftada 4 saat çalışan buharlı ütünün enerji tüketimine eşit” diyor. Boyundan büyük enerji tüketen küçük ev aletlerinde faturayı en çok kabartan hangisi? Homend için yeni ürünler geliştirilirken bu veriler de derlenmiş. Ölçümlere göre 4 kişilik bir ailenin aylık elektrik faturası içinde küçük ev aletlerinin payı yüzde 31. ilk sıraya ütü oturuyor. Ütü, haftada 4 saat kullanıldığı var sayıldığında neredeyse günde 24 saat çalışan buzdolabına eşit elektrik harcıyor. Hiç hesaba katmadığımız bir başka harcamayı da günde 6 saat açık kaldığı var sayıldığında masaüstü bilgisayarlar yapıyor.
Kanyon, trafiğini genç markalarla artıracak
İddialı mimarisi ve daha çok AB grubuna hitap eden markalarıyla bugüne kadar restoran ve sinema müşterileriyle trafik yaratan Kanyon’da son dönemde önemli değişiklikler oluyor. Alışveriş merkezinin metro giriş katı, sinema ve restoranların olduğu kattan sonra en çok ziyaretçi alan kat. En büyük değişiklik de bu katta. Macrocenter’den sonra Paşabahçe de yenileniyor. Teknosa’nın yerine Fiba Holding’in perakendedeki yeni markası olan Amerikan genç giyim markası Aeropostale geliyor. Kanyon’daki ikinci genç marka da Türkiye pazarına Vakko ile giren ve ilk mağazasını Nişantaşı’nda açan Fransız sokak modasının yükselen markalarından Hartford. Kanyon belli ki genç erkekleri de bu iki markayla yakalayacak.
Her şey dahil konseptiyle ünlenen Antalya’da otelcilerin hedefi bir süredir zengin turisti tavlamak. Antalya’da son olarak yapılan araştırma gösteriyor ki artık bölgeye gelen her dört turistten biri orta sınıfın üstü
Türkiye’nin turizmde rakipleri global kriz ve ‘Arap Baharı’nın etkisiyle oldukça kötü bir dönem geçirdi. Türkiye ise 2011′de gerçek anlamda rakiplerini kıskandıracak bir performansa imza attı. Geçen yılı 31.4 milyon turist ile kapatan Türk turizmcisinin bu yıl hedefi 33 milyonu da aşmak. Türkiye’ye gelen 31.4 milyon turistten 10.4 milyonunu da ağırlayan Antalya da bir süredir sadece sayıyı artırmak değil, gelir grubu yüksek turisti kendine çekmeyi hedeflemiş durumda. Çünkü Antalya Valiliği, Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği, ICF Airports ile Akdeniz Üniversitesi, yaptıkları bir araştırmayla adeta Antalya’nın turizm röntgenini çekti. Antalya Yöresi Turist Profili 2011 araştırması bölgeye gelen turistin profilinin ‘zenginleştiğini’ ortaya koydu.
DAR GELİRLİNİN SAYISI DÜŞTÜ
13 bin 446 yabancı turistin katılımıyla İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça dillerinde yapılan araştırmaya göre 2008 yılında Antalya’ya gelen turistin yüzde 17.2’sinin yıllık gelir düzeyi 30 bin Euro’nun üzerindeyken, 2011′de bu rakam % 24 seviyesine ulaştı. Orta ve üstü gelir düzeyine sahip turistin sayısı artarken, asıl erimenin ise dar gelirli turist grubunda olduğu ortaya çıktı. 2008’de yıllık geliri 5 bin 999 Euro’nun altında olanların sayısı 34.8 iken, geçen yıl bu rakam yüzde 10′luk bir erimeyle yüzde 23.2′ye kadar geriledi.
HER ŞEY DAHİLİN ZARAR VERMEDİĞİ ORTADA
Araştırmayı hazırlayan kurumlar arasında yer alan aKtoB’un Başkanı Sururi Çorabatır, antalya’ya gelenlerin yüzde 80′inin her şey dahili tercih ettiğini ve memnuniyet düzeyinin oldukça yüksek olduğunu anımsatarak, “Sanılanın aksine her şey dahil sistem doğru yapıldığında zarar vermiyor. antalya’da biz bunun örneğini verdik” diyor.
EN UZUN TATİLİ İNGİLİZ VE ALMANLAR YAPIYOR
* Pazarın tamamında yüzde 59 ile kadınların ağırlıklı olduğu görülüyor. Özellikle bu oran ruslarda yüzde 69, Ukraynalılarda yüzde 64 ile en yüksek düzeyde.
* Rus ve Ukrayna pazarları memurların, diğer pazarlarda ise işçilerin ağırlıkta olduğu görülüyor.
* Ruslar ve Ukraynalılar en az bir kere tatile çıktıklarını ifade ederken, en fazla tatil yapanları norveç ve avusturyalılar oluşturuyor.
* Alman ve avusturyalılar otelde, Fransızlar otel ve tatil köylerinde konaklamayı tercih ediyor.
* Antalya’da en uzun tatil yapanlar arasında ingilizler ilk sırayı alıyor. onu alman ve avusturyalılar izliyor.
* Antalya’ya gelen turistler arasında en memnun ayrılanlar Ukraynalı ve rus tatilciler. almanların ise memnuniyet düzeyi daha düşük.
* Sistem içerisinde en beğenilen özellik konaklama kalitesi, en az tatmin duyulan özellik ise fiyat.
* Sanılanın aksine antalya’da tatil yapan turist otel dışına 3-5 kez çıkıyor. ancak antalya merkezi değil, daha çok ören yerlerini ziyaret ediyor.
DAR GELİRLİ RUSLARIN TERCİHİYİZ
Antalya yöresi turist Profili 2011 araştırması’na göre türkiye’ye gelen rus turistlerin yüzde 35.8′inin geliri 6 bin euro’nun altında. zengin olarak tanımlanabilecek geliri 30 bin euro’nun üzerindekilerin oranı ise sadece yüzde 6.5. norveç, almanya, Hollanda, Fransa ve ingiltere’den ise daha çok üst ve orta gelir grubu antalya’yı tercih ediyor.
Türkiye’nin 40 yıllık havlu markası Özdilek’in, Avrupa’daki ikinci durağı Almanya oldu. Dün Özdilek markası ile Berlin’de Neukölln Arkaden AVM ve Wilmersdorfer’de mağaza açan Özdilek Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Özdilek, “Almanya’da güçlü havlu üreticisi kalmadı, onların boşalttığı yeri biz dolduruyoruz” diyor. Daha ilginci Eylül 2011′de Londra’daki Westfield Stratford City AVM’de açılan Özdilek mağazasıyla “bornoz” kültürü olmayan İngilizleri kazandıklarını ifade etmesi…
Türkiye’nin havlu ve bornoz üretiminin yüzde 25′ini Özdilek geçekleştiriyor. 2011′de 700 milyon lira ciro gerçekleştiren Özdilek’in, 2012′den beklentisi 950 milyon liraya ulaşmak. Başta ABD, Kanada, Almanya, Fransa olmak üzere, Suudi Arabistan’dan Türk cumhuriyetlerine kadar bir coğrafyada ihracat yapan firmanın dış satışları, 30-35 milyon dolar seviyelerinde. Almanya’da Tex Idea pazarlama şirketi ile yılda 60 milyon dolarlık toptan satış yaparken, bu ülkede perakende zincirlerine de giren Özdilek’in, Türkiye’de kendi adı ile 8 alışveriş merkezi bulunuyor.
Özdilek yaşam felsefesini ve kurumsal kültürünü anlatırken; sık sık cümlelerinin içine “Yüreğini koyan insanlarla çalışmıyorsanız, nitelik beklemeyin” türü ifadeler yerleştiriyor. 5.570 çalışanı aynı görüşte mi bilmem ama; etrafındaki yöneticilere bakıyoruz, hepsiyle mazisi en az 20 yıla uzanıyor.
KULAĞA KÜPE OLAN ZENGİNLER!
Bursa’nın kestane şekeri kadar “siyaset zenginleri” de ünlüdür. Kimleri saysam… Siz deyin Cavit Çağlar, ben diyeyim Erol Evcil! Hatırlamayanlar Google’a girip “hortum” yazsın, ne demek istediğim anlaşılır…
İşadamının sıklıkla kullandığı “Muhannete (alçak, korkak) muhtaç olmayacaksın, alın terinle paranı kazanacaksın” cümlesini bu yüzden manalı buluyorum.
Özdilek 10 yaşında babasını yitirince, 1965′te Tokat Erbaa’dan, ablası ve annesiyle Bursa’da havlu mağazası olan dayısının yanına yerleşmiş. Hem okuyup, hem çalışmış. 1 7 yaşında vergi mükellefi, 60′ında da Türkiye’nin en zengin 85′inci işadamı olmuş.
Türkiye’deki ilk sermaye birikiminde pamuğun yeri büyük; Sabancı, Zorlu, Sanko, Çalık beyaz balyaların içinden çıkıp dolar milyonerliğine yükseldiler. Adana, Denizli, Gaziantep ve Malatya’dan sonra pamuktan servet yapanlar ligine Bursa da dahil oluyor. Pamuk, enerjiden finansa kadar yatırımcısına yeni ufuklar açıyor. Tez zamanda Şanlıurfa’nın pamuğundan da bir zenginlik öyküsü çıkabilmeli!
Cenazesini Özdilek’e getiren gurbetçi
Berlin’deki açılış öncesi Özdilek yöneticileri ile Türk girişimci Mehmet Aygün’ün restoranı Pascarella’dayız. Bu sırada Özdilek’in Perakende Bölümü Genel Müdür Yardımcısı Sertaç Ünal’ın telefonuna Bursa yolu üzerindeki mağazalarının güvenlik görevlisinden mesaj geliyor. Mesaja göre; saat 22.00 suları mağazanın önüne bir cenaze arabası park ediyor. Bir bey, görevliye “Almanya’da yaşıyoruz, eşim orada vefat etti. Bursa’ya geldiğimizde mutlaka Özdilek’e uğrar, hem alışveriş yapar hem çayımızı içerdik. Onu buraya getirmeden defnetmek istemedim” diyor ve eşiyle “birlikte” çayını yudumluyor…
Hüseyin Özdilek mesajdan etkileniyor. Bir kere, şirketinin en tepe yöneticisi Ünal’ın cep telefonuna gelen mesajları günün her saatinde ve nerede olursa olsun takip ettiğine tanık olmamızdan mutlu oluyor. Öte yandan müşteri sadakatinde geldikleri noktayı, masadaki 4 ekonomi yazarına bundan daha iyi nasıl anlatabilirdi ki?
Bursa’daki mağaza Anadolu’yu, Doğu’dan Batı’ya bağlayan en en önemli ulaşım yolu üzerinde. “Bu mağazada satışların yüzde kaçını yolculara yapıyorsunuz?” diyorum, “Yüzde 50′ydi, şimdi yüzde 25′e düştü” diyor. Özdilek’ten son yolculuğa uğurlananları sormayı hiç akıl etmemiştim!
Otomotiv Sanayi Strateji Belgesi’ni hatırlıyor musunuz? Gelecek ay Türkiye Otomotiv Sektörü Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nın açıklanmasının üzerinden tam bir yıl geçmiş olacak. Bu bir yıl içinde neler oldu, neler yapıldı, ne kadar yol katedildi bir bakmakta fayda yok mu?
Dilerseniz önce 5 ana hedefi hatırlayalım.
Birinci hedef Ar-Ge alt yapısını iyileştirmekti. Bu konuda bir yol alındığı gözleniyor. Ancak elle tutulur sonuçları görmek için henüz zamana ihtiyaç olduğu belli. Bu başlık altında yapılacağı vaat edilen test merkezi, rüzgâr tüneli gibi yatırımlardan ise henüz hiç ses yok. Başlangıçta MESS’in üstlendiği bu iş, daha sonra TSE’ye devredildi. Bana öyle geliyor ki unutuldu!
İkinci ana hedef özgün teknoloji ve tasarım ile buna dayalı üretimin desteklenmesi idi. Bundan kasıt konvensiyonel ‘yerli marka’ değil, alternatif yakıt kullanan araçlardı. Peki geçen bir yıl içinde biz ne tartıştık? Yerim dar yazmayacağım, bilen biliyor.
Üçüncü hedef kamu alımlarında yerli ve düşük CO2 emisyonu olan araçların özendirilmesi ve düşük CO2 emisyonu olan çevre dostu araçların (elektrikli, hibrit ve emisyon seviyesi düşük diğer araçlar) kullanımını teşvik eden bir vergilendirme sistemi getirilmesiydi. Elektriklinin vergisi açıklandı ama üretim başladığı halde yola çıkması için Fransız Anayasa Mahkemesi’nin kararı beklendi!
Dördüncü hedef ömrünü tamamlamış araçların hurdaya ayrılarak bertarafı için gerekli hukuki düzenlemelerin oluşturulması ve hurda işletmelerinin teşvik edilmesi yönünde çalışmalar yapılmasıydı. Hukuki düzenleme yapıldı. Hurdalarımız hukuka uygun biçimde trafikte kalmaya devam ediyorlar.
Beşinci ve iddialı hedef ise çevreye duyarlı araçların otoyol, köprü geçişlerinden ve otopark hizmetlerinden ücretsiz veya indirimli olarak yararlandırılması ve otomotiv ürünlerine uygun oto-port nitelikli limanlar ve çevresindeki ulaştırma altyapısının geliştirilmesiydi.
Bütün bu büyük hedefleri bir kenara bırakıp, aslında başarısı bu hedeflerin gerçekleşmesine bağlı olan, ‘yerli marka’yı tartıştık. Koca yıl tartışarak geçti ve strateji belgesindeki hedeflerin gerçekleşmesi için belirlenen son tarih olan 2014′e sadece iki yıl kaldı!
Dolar / TL kotasyonu 1.79 seviyesini aştı. Endeks haftanın ikinci işlem gününde de değer kaybetti.
Dolar / TL kotasyonu birinci seansla beraber gün içindeki yükselişine devam ediyor. İMKB birinci seansı tamamladığı sıralarda bankalararası piyasada dolar / TL kotasyonu 1.7895 seviyesine yükselerek 2 ayın zirvesine çıktı.
Piyasanın kapanışına bir saat kala dolar/ TL kotasyonu yüzde 1.18 oranında değer kazanarak 1.7910 oranında seyretti.
Saat 16.00 itibariyle hızlı bir tırmanışa geçen dolar, piyasanın kapanışını yüzde 1.25 oranında yükselişle 1.7923 seviyesinde tamamladı.
EURO YÜKSELDİ
Kapalıçarşı’da 2,3450 liradan alınan euro 2,3500 liradan satılıyor. Serbest piyasada önceki kapanışta 2,3430 lira olan euro 2,3420 liradan başlamıştı.
BORSADA KAN KAYBI!
İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında (İMKB) işlem gören hisse senetleri günlük bazda 542,05 puan ve ortalama yüzde 0,91 oranında değer kaybetti.
İMKB 100 Endeksi, ikinci seansta 185,35 puan azalarak 59.143,43 puandan kapandı. Hisse senetleri ikinci seansta ortalama yüzde 0,31 oranında değer kaybetti.
Borsa endeksi günün tamamında 542,05 puan gerilerken, hisse senetleri günlük bazda ortalama yüzde 0,91 oranında değer kaybetti.
Bu sütunda zaman zaman okuduklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, kısaca çeşitli şekillerde öğrendiklerimi işadamlarımızla paylaşıyorum.
Bunu da elbette bilgiçlik olsun diye değil, bir hatırlatma vesilesi olsun, birlikte düşünelim diye yapıyorum. En iyi öğrenmek zaten bildiğini hatırlamaktır.
Bu çağda güç pazularda değil, bilgi, görgü ve hesap-kitapta saklıdır. Doğuştan geldiğini varsayıp, pek övündüğümüz kabiliyetlerimiz işlenmemiş ham kimyasallar hükmündedir. İşlersen ilaç olur, şifa kaynağına dönüşür, o haliyle yutarsan ölümcüldür. Mesaj açıktır; insanoğlu doğuştan getirmesiyle değil, sonradan öğrenmesiyle yücelir.
Zannedilenin tersine, günümüzde en ucuz olan eğitim, en pahalı olan ise cehalettir. Eğitim er geç bir kazanca dönüşür, amorti eder. Cehaletten bir gün bir ürünün çıkma ihtimali yoktur. Cehalete değil, eğitime yatırım yapın.
Türkleri sokaktan gelişi güzel toplayın. Film setine çıkartın, büyük kısmı adeta değme ‘artisttir.’ Ancak oyunculuk bilgi, teknik donanım gerektirdiğinden, çok geçmeden takke düşer, kel gözükür. Çünkü ‘artistik hareketlerde’ iyi, ancak bilgi, beceri, eğitim ve yatırım gerektiren ‘zorunlu hareketlerde’ yokuz. ‘Serbest stilde’ yani ‘karakucakta’ bir zamanlar iyiydik, ‘grekoromende’ hiçbir zaman en iyi olamadık. Kuralsızlık, kaidesizlik kaostur, işin teknik bilgisine çok önem verelim.
Allah adildir çünkü Allah her şeyi biliyor. Bilgi yoksa ‘zanla’ karar veririz. Oysa eksik bilgiyle adil karar vermek, etkin yönetim sergilemek mümkün değildir. İşletmenizi, elemanlarınızı iyi tanıyın, gerekli bütün bilgileri ve belgeleri tasnif edilmiş, ulaşılabilir ve kullanıma hazır olarak bilgisayar ve arşiv ortamında tutun. Gidemediğin yer senin olmadığı gibi, kullanamadığın raflarda bekleyen tomar tomar kâğıtlardaki bilgi de ‘yok’ hükmündedir. Bilgi çağının gereklerini yerine getir.
Allah kulun zerre kadar hayrını ve şerrini kaydediyor. Allah unutmaz ve haksızlık yapmaz. Peki, neden kaydediyor? Bir gün gelecek kitabımız elimize tutuşturulacak. Bizatihi kendi yazdığımız kitaba bakınca, ‘nereden çıktı bunlar’ şeklindeki şark kurnazlığı işe yaramayacak. Kur’an Peygamberimize geldi, derhal yazıldı. İslam ‘kayıtdışı’ bir medeniyet değildir. Siz de her şeyi en ince detayına kadar yazın. Laf uçar, yazı kalır.
Güven, gerekli ancak yetersiz. Var olan güveni de kaybetmemek için detaylı sözleşme yazın. En iyi senaryoyu da, en kötü senaryoyu da yazın! Belgeyi küçük görüp, ‘bana güven, gerisini merak etme sen’ diyenle iş tutmayın. Evlenmek kadar boşanmak da, birleşmek kadar ayrılmak da hak. İkisinin de kurallarını yazın. Siz değil, bir bilene yazdırın.
Materyalist adam, ‘bana bir adım atana ben neden iki adım atayım’ der. Oysa Allah (c.c), ‘Bana bir adım atana Ben on adım atarım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak gelirim’ buyuruyor. İnsanı ve tabiatı mükemmel yaratarak zaten bunu göstermedi mi? Üstelik ortada adım filan da yokken! ABD’de batmakta olup da, her nasılsa dipten dönüp büyüyüp gelişen şirket sahipleri ile yapılan bir anket çalışması var. ‘Ne yaptınız da dipten döndünüz?’ sorusuna en çok verilen ortak cevap şu: “Sebepler sükût edebilir. Ancak sebepleri yaratanı severseniz, gelip bir sabah elini omuzunuza koyduğunu ve yürü arkadaş, birlikte gidelim bu yolu’ dediğini görecek, hayret edeceksiniz.”
İşin sonuna kadar hakkını verin. Bilgiye dayalı olarak sebeplere sonuna kadar riayet edin. Ama unutmayın, fizik ve matematik kanunları, hepsi birer sebeptir. Ve sebepleri Allah yarattı. Samimi olun, inanın, bir sebep bittiğinde, yeni sebebi de yaratacak olanın Allah olduğunu bilin. Adresi şaşırmayın, ‘Allah’ım eldeki fizik kanunlar, sebepler işime, derdime, borcuma, bana yetmiyor, yenisini yarat, önümü aç’ diye dua edin. Materyalist şu dağdağalı, dünyanın bütün yükünü tek başına omuzlarında taşıyor. Siz inanın, çalışın, öğrenin, son noktaya kadar çeperlerinizi zorlayın, ancak hikmete ram olun, ‘Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler’!